Menu

Birbirine destek olan insan resmi

Sadakat az rastlanır hale geldi son zamanlarda. Toplumumuzda eskiden insanımız işine, ailesine, arkadaşlarına kısacası çevresine, komşularına bile daha sadakatle bağlı bir hayat sürerdi. Şimdilerde, riyakarlık hat safhada bağlılık git gide azalmakta. İnsan kendine özüne sadık olamadığı zaman işine, ailesine, çevresine yaşadığı toplumada sadık kalamıyorum. 


Aslında bu biraz hayatın koşuşturmacasına kurban verdiğimiz değerlerden olmasından kaynaklanıyor. Tabiri caizse ağacı derinden budalamaktır. Bir değerden vazgeçiyorsanız yerini başka bir değerle doldurabilmelisiniz. Bugün kaybettiğimiz sadakatimizin yerini doldurabilecek bir değer bulabilmek zor. Sadakatin olmadığı bir yerde güvenden bahsetmekte zordur. Bir insan özüne sadık kalamıyorsa özgüvenini de kaybedecektir. Güvenin tesis edilmediği özgüvenin var olmadığı bir yerde sürdürülebilir bir başarıdan da yine bahsedilemez.


Çok yalan söyleyen bir toplum olup mu çıktık diye düşünüyorum. Çok mu göz ardı eder olduk bazı şeyleri. Biraz kolaycılığa kaçar olmaya başladığımızdan sanırım, maalesef evet. Herşeye her zamankinden daha hızlı daha kolay ulaşır hale geldik. Neticesinde de yerine birşeyleri koymadan hızlı ve kolay tüketen bir toplum olduk. Git gide ülke olarak üreten bir toplumdan ziyade tüketen bir toplum olmaya ekonomik olarak bir dünyanın pazarı haline gelmeye doğru hızla yol alıyoruz. Bu biraz toplumumuzun geleceği için tehlikeli bir durum. Dediğim gibi bu bir zincirleme füzyon toplumda bir değer kaybolmaya yüz tutunca arkasından başka değerleride kaybolmaya sürüklüyor ne yazık ki...


Artık eskisi gibi markaya olan sadakat kalmadığından, insanlar ekonomik açıdan kendilerini tatmin edecek ürünü seçtiklerinden "brand loyalty" de "customer loyalty" de kalmadı. İş dünyasındaki büyük firmalar bile ne üretirsek üretelim pazara ne sunarsak sunalım ürünün alıcısı var diyemiyor, emin olamıyor artık... Ülkedeki üretim ve ekonomi farketseniz de farketmeseniz de küçülmeye gidiyor. Ülkemizin inşaat ve belli sektörlerdeki büyümesi aslında reel anlamda ekonomimize yansımıyor. Ekonominin en sadık üreticisi diyebileceğimiz tarım ve hayvancılık sektöründeki çiftçi bile yanlış politikalar yüzünden havlu atar duruma geldi.


Peki ne yapmalı? Yeniden değerlerimize sahip çıkmalı. Yaptığımız işe de ailemize de toplumumuza da kısacası sisteme sadık kalan politikalar üretmeli! Tüketen dünyanın pazarı haline gelmiş bir ekonomi değil hem kendi toplumu için hem dünya için üreten bir ekonomi haline gelmeliyiz. Bu yapılamayacak zor bir hedef değil ancak ekonominizin şalterlerini indirdiğiniz zaman, uygulaması zaman alacak vakit alacak bir hedeftir. Ve herkes için vakit nakittir. O yüzden karar vericiler başa geldiklerinde uzun vadeli hedefleri pek tercih etmezler.


Dolayısıyla, öncelikle değerlerimizi korumasını bilmeli ve kaybetmemek için mücadele etmeliyiz bizi biz yapan değerlere sahip çıkmalıyız.


Suzan Güzel

0

Su Dolu Bardak Resmi

Bazen "Bardağı taşıran son damlaydı." deriz ya aynen öyle...Aşırılıkların hiçbiri; bir damlası bile kabul edilebilir değildir, bazen...İyi de bunu ifade edebilmek için neden hep son damlayı bekleriz?! Neden hep müsamaha gösteririz?


Bu soruların iki cevabı olabilir...Birincisi sükut ikrardan gelir dolayısıyla bizde o son damlaya kadar olup biteni ne varsa onaylamışızdır da ondan, ikincisi de nezaketen veya sevdiğimizden karşımızdakini kırmamak adına kabullenmiş olmamızdan. Ama hep böyle mi devam etmeli bir yerde patlak verdi mi herşey tepe taklak olur diye ya da olmasın artık ipin ucu kaçmasın diye noktayı koymak sınırı çizmek gerekecektir, elbette...İşte o zaman bu bardağı taşıran son damla deyip bir dur çekiyoruz hayata sevdiklerimize geçmişe geleceğe ait ne varsa belki de bütün düşlere düşüncelere...


Aslında bu böyle olmamalı ama bu, çoğumuzun yaşadığı içinden geçtiği bir süreç olabiliyor. Bu biraz yetiştirilme tarzımızdan aldığımız eğitimden toplum olarak nasıl yaşadığımızdan yaşatılmak istediğimizden kaynaklanıyor. Dolayısıyla, biraz düşününce bunun cehalet ile bilgisizlikle, deneyimsizlikle ilgili olmadığını anlayabiliyorum. Öyle çok başına buyruk dediğim insanlardan değilseniz toplumda öyle yaşamıyorsanız neticede bu oluyor ne yazık ki! Bu biraz karakterle ilgili diyebilirim. 


Peki olması gereken ne? Olması gereken sıcağı sıcağına birikmeden biriktirmeden vakt-i son olmadan özgürce ifade edebilmek, hayır diyebilmek, fikrinizi karşı da olsa beyan edebilmektir. Bunun için biraz konuşabilmek konuşabilen bir toplum olmak gerekiyor. Sonuna kadar gittiği yere kadar müsamaha göstermek yanlış sağlıksız olan bir iletişimin neticesidir ve çoğunlukla da hayal kırıklığı ve hüsranla sonuçlanır.


Gerçek ve sağlıklı iletişim birinin susup diğerinin dinlediği değil karşılıklı görüş alışverişinde bulunularak yapılan iletişimdir. Ancak böyle iletişime sahip insanlar özgür kendini ifade eden, tartışan, üreten, vizyon sahibi ve geleceğe yön verebilen toplumları doğurur.


Demokrasi demokrasi diyoruz ancak demokrasinin herkesin özgür olduğu bir toplum olmadığını ancak herkesin özgürce iletişim kurabildiği bir toplum demek olduğunu unutuyoruz...





  
0


Huzuru Anlatan Robot Resmi


Bazen hayat koşuşturmacayla geçerken çözülmeye yüz tutmuş bile olsalar küçük sorunlar birikebilir ve neticesinde hayatınız içinden çıkılmaz bir hal alabilir. Böyle durumlarda panik yapmadan sakin kalmayı başarabilmek mühimdir.


Verilen kararlar alınan sonuçları doğurur. Hayat bir döngüden ibarettir. Önemli olan hayatın getirdiği ile götürdüklerine vakıf olabilmektir. İyi yaşamak, her sabah uyandığınızda hayatınıza kaldığınız yerden "reset"lemeden başa dönmeden devam edebilmektir. Sürdürülebilir hayat dediğimiz bu yaşantıda devamlılık esastır. Ancak bazı insanlar durağan rutine binmiş bir hayat yaşamaktan uzak olduklarından mıdır neden sürekli aynı kararları alır aynı şeyleri yapar aynı sonuçlara varırlar. Durum böyle olunca en basit sorunlar bile nükseder tekrarlanır durur, ta ki küçük kartopu bir çığa dönüşünceye kadar...


Sıradanlık, rutinlik hayatınızın tanımı olmasa da yaşantınızın bir parçası olmak zorunda. Sürekli aksiyonun yaşandığı tansiyonun düşmediği bir yaşam sağlıksız ve kontrolsüz bir hayat demektir. Böyle bir yaşantıdan kesinlikle sakınmak gerekir. Ani verilmiş plansız programsız düşünülmeden alınmış kararların sonradan neticesi kötü olabilir. Ancak böyle durumlarda sakinliğinizi koruyabilir böyle kararların silsilesinden devamından sakınırsanız daha kötü olmadan kurtulabilirsiniz. Dolayısıyla, nerede ne zaman dur diyebileceğiniz önemlidir.


Kaosa, karışıklığa karşı sakinlik ve odaklanmak her zaman tam çözüm ve ilk tercihtir. Yaşam unutulmamalıdır ki seçimlerimizden ibarettir. Nasıl ki karışık dağınık bir odada aradığınızı bulamazsanız, huzurdan uzak karışık, dolu bir beyinde de hayatınızı düzene koyacak ne bilgi birikimini ve tecrübelerinizi ne de yuvarlanarak düştüğünüz çukurdan sizi çıkaracak tabiri caizse bir dal parçasını yani hayata tutunmanızı sağlayacak paha biçilmez somut değerli alışkanlıklarınızı bulabilirsiniz.


Dolayısıyla beynimizi çabuk tükettiklerimizle önemsiz deneyim ve bilgilerle doldurmamamız gerekiyor. Yavaş edindiğimiz tertip ve düzen ile hayatımızı daha yaşanılası, güzel ve daha verimli bir hale getirmek için mücadele etmeliyiz. Ancak bu şekilde sorun olmaktan ve sorunları yaşamaktan çıkıp kendimiz için ailemiz için toplum için daha faydalı bir birey haline dönüşebiliriz.


Tıpkı bir sanat eseri gibi yavaş yavaş ilmek ilmek nazikçe işlemeli hayatı, yaşamı zorladığı anda ise sahip çıkmalı zaman vermeli ve nefes aldırmalı...


0


Günün Harika Geçsin Resmi


Günlük hayatın koşturmacası bazen bütün enerjimizi alır götürür. Sıradan yaptığınız şeylere vakit ayırırsınız da bir kendinize vakit ayıracak enerjiyi bulamaz duruma gelirsiniz. Böyle böyle günler geçip yapılacaklar listesi uzayıp gider. Cidden güne yetişememenin zamanı yakalayamamanın sebebi  planlı programlı çalışamamak mıdır?! Hayli meli malı ile kurulmuş zor bir cümle oldu. Ama gerçekten sebebi programlı çalışamadığımızdan zamanı iyi planlayamadığımızdan kaynaklanır. Dolayısıyla iyi bir çalışma programı yapmadığımız zaman verimli çalışmakta mümkün olmaz. Az vakit ayırmamız gereken iş kalemlerine daha çok vakit ayırmamızın nedeni de budur!


Herkesin gün içerisindeki çalışma mesai saatleri farklıdır. Nitelikli yaratıcılığa dair bir iş yapıyorsanız mesai saatinizi efektif bir şekilde kullanmalısınızdır... Mesai sonunda çıkan çalışma sizi memnun etmeli gerekli kazancı size sağlamalıdır. Mesela, günün her saati yazı yazmak mümkün olmayabiliyor, çoğu zaman ilhamın gelmesini bekliyoruz. Peki geri kalan zaman günlük koşuşturmacanın içinde harcanıp gitmiyor mu?!


Zamanın nabzını tutabilmek için gerçekten güne erken başlamak ve güneşi ilk ışıklarıyla karşılamakta fayda vardır. Sağlıklı yaşamanın sağlıklı ve verimli bir çalışma hayatının başlıca gereksinimi budur! Dünyanın neresinde yaşıyor olursanız olun bu kural değişmez. Son günlerde okuduğum Robin Sharma'nın "Sabah 5 Kulübü" kitabında dediği gibi "Sabahlarını Kucakla, Hayatını Güzelleştir!" 


Gün, zaman, hayat, yaşamak gerçekten başını kaçırdığınızda keyif veren, kazanç sağlayan kavramlar değildir. Bir şeyi planlayıp programlayabilmeniz için başından sonuna kadar ki sürece hakim olmanız gerekir. Çalışıp emeğinizin karşılığını almak istiyorsanız sabahı karşılamalı akşamı uğurlamalısınız. Ancak, o zaman güne ve günün getireceklerine hazırlıklı olabilirsiniz. Geçmişten günümüze büyük düşünürler, tarihe adını yazdıran büyük başarılara adım atmış insanlar ve zengin milyarderler günü miskince geçirmek yerine sabahın ilk ışıklarıyla karşılamayı seçenlerdir!   


Güne ya da zamana ne kadar çok şey sığdırırsanız o kadar uzun yaşarsınız, zamanı ve yapacaklarınızı ne kadar çok yayarsanız ertelerseniz o kadar az şey yaşar ve neticesinde de kısa ömürlü olursunuz. O yüzden zamanın nabzını tutmak gerekir diyorum, ben...Başını bildiğiniz şeyin sonunu yazabilirsiniz. Günü başlamadan bitirmek mümkün elbette ancak ne kadar mutluluk vericidir tartışılır. Gerisi, plan ve program ile önemlilik derecesine göre iş kalemlerini sıralamak ve yapmaktır!

Suzan Güzel 

0


Zirvede Adam Resmi

Başarının ne olduğunu ne olmadığını bilen çok az insan vardır, hayatta... Kendini "Başarı Yazarı" veya "Başarı Konuşmacısı" olarak adleden o kadar çok insan türedi ki son yirmiyıl içerisinde şaşmamak mümkün değil...Birinin başarı yazarı olabilmesi için yalnızca çok satan bir kitap yazarı olması yeterli değildir ya da başarı konuşmacısı motivasyon konuşmacısı olabilmesi için bir kişisel gelişim uzmanı veya yaşam koçu olması gerekli değildir...


Bana göre "Başarı" demek  ya da "Başarı Kelimesi" başarısızlığın üstesinden gelebilenler için kullanılabilir veya atfedilebilir. Bir üniversiteden mezun olmak bir başarı değildir; eğitim almaktır, iyi bir iş yerinde çalışmak veya terfi almak gerçek bir başarı sonucu değildir; bir deneyimin getirdiği sonuçtur. O halde başarı düzenli bir hayat iyi bir iş kaliteli bir eğitim almak değildir; bunlar boş geçmeyen çalışılmış bir hayatın rutin alışkanlıkların bir sonucudur, elbette ki! Ancak gerçek başarı defalarca başarısızlığa uğramaya rağmen vazgeçmeyip bulmak, araştırmak, keşfetmek, kimsenin bilmediğini, bulmadığını belki de yaşamak ve yaşatmaktır!


Başarı bir dönemin ihtiyacına cevap vermektir, tarihe geçmektir. Belki de başarı sıradan bir şeyi farketmek farkettirmektir ve sonucunda kimsenin sahip olamadığı şeylere sahip olmaktır; başarısızlıkların üstesinden gelerek milyarlarca dolarlık servetlere sahip olmakta gibi... Ama başarı kesinlikle şu dur ki, sıradan insanlarla aynı kulvarda olmamak sıradan insanların yaptığı şeyleri yapmamaktır, aynı zamanda başarı. Başarılı insanları farklı kılan, onlara tarih yazdıran ortak özellik budur! 21.yy dan örnek olarak liseyi bırakan Bill Gates, üniversiteyi bırakan Mark Zuckerberg,  daha eski tarihten bine yakın denemesiyle ampulü bulan Edison ve Henry Ford gibi birçok isim yalnızca şu an başarısızlığın üstesinden gelen başarı öyküleri yazanların arasından ilk aklıma gelenler ki tarih çok daha fazlasına şahittir ve sahiptir. Burada mühim olan başarı ile başarısızlık arasındaki ikilemin ne kadar birbiriyle bağlantılı iç içe geçmiş bir durum ve belki de başarısızlığın başarıyı getiren bir fırsat olduğudur. Tabii ki vazgeçmediğiniz pesetmediğiniz sürece... 


Dolayısıyla, aslında başarı yazarı olabilmek için bir insanın önce başarısızlığı yazabilmesi veya anlatabilmesi diğer bir değişle başarısızlığı yaşaması gerekir ki bu da hiç kolay bir süreç değildir; sıfırdan varlığa yahut varlıktan sıfıra ve oradan tekrar varlığa dönebilmeyi gerektirecektir ki, bu da "her yiğidin harcı değildir" diye eskilerin güzel bir sözü vardır, öyle herkesin tercih edebileceği konfor alanını bırakabileceği bir durum değildir.


Başarı cesur olanları sever ve cesur olabilenlerindir! 


Suzan Güzel

0


Saksıda Çiçek Kadın Resmi

Cehaletin ne olduğunu ne olmadığını düşünürsek kendimize önyargılardan uzak aynı zamanda karakterimizle örtüşecek toplumla uyumumuzu destekleyecek bir inanç sistemi inşa etmemiz gerektiği ortaya çıkacaktır. Başka insanların sizin için biçtiği hayatı ve kaderi yaşamaktansa kendi doğrularınızla, kendi deneyimleriniz ve aldığınız kararlarla hayatınızı yaşamak birey olma yolunda atacağınız ilk adımdır. 


Bazı insanlar toplumla zıtlaşmayı seçen asi insanlardır. Baş kaldırmak ve isyan etmek karakterlerinde vardır. Bunun yanlış mı doğru mu olduğu elbette tartışılır ancak bana göre baş kaldırı ve isyanın ne amaçla yapıldığı mühimdir. Ortada bir insanlık dramı varsa savaş varsa Gazze'deki gibi bir soykırım söz konusu ise toplumun, toplumu yönetenlere, siyaset mensuplarına, karar vericilere karşı harekete geçmesini haklı bir baş kaldırı ve isyan olarak görürüm çünkü birilerinin ortada haklı sebepleri varsa bir şekilde bu haklı sebeplerini ifade etmeleri gerektiğine inanırım.


Diğer yandan bazı insanlar da vardır ki hiç etliye sütlüye karışmak istemezler. Kimsenin hayatına karışmaz karar vericilerin aldığı kararları sorgulamazlar bile ve kendi hayatlarını yaşarlar. Bazıları da vardır ki bir şeylerin değişeceği inançlarının kalmadığından mı bilinmez hiç suya sabuna dokunmak istemez gittiği yere kadar gitsin sonrasında yapacak birileri de çıkar diye düşünürler.


Bir de birey olmayı başarabilmiş ancak empatiden yoksun insanlar vardır. Bu insanlar empati kurmaktan uzaktırlar ben merkeziyetçidirler. Varsa yoksa kendi yaptıkları, bildikleri, tecrübeleri, yaşadıklarıdır. Başka insanları anlamayı, anlamaları gerektiğini düşünmezler bu yüzden de başkalarına karşı anlayışlı olmayı başaramazlar. 


Örneğin; iyi bir seküler eğitim almış post modern yaşantıyı benimsemiş bir insan için din ve dini kültür veya inançlı yaşam sürdürme isteği bağnaz bir istek olarak görülebilir. Ve ya tam tersi bir tarikat düşkünü secular ve post modern bir insanı yaşam biçimi ile yargılayabilir, din düşmanlığı ile suçlayabilir. Toplumdaki bu iki uç kesimde benim dünya görüşüme göre kantarın topuzunu biraz kaçırmış sayılmaktadır. Aslında bu iki uç kesimde bir düşünce sisteminden algıdan uzak olarak dünyayı bir pencereden o da kendi pencerelerinden görmeye çalışmakta olduklarından kaynaklanmaktadır.


Kendi inanç sistemimizi kurarken neden önyargılarımızdan uzaklaşmamız gerektiğini anlamalıyız. Kendimiz için doğru olanın bir başkası içinde aynı şekilde doğru olmasını beklemek fazla iyimserlik olarak görülebilir. Bu yanıltıcı iyimserliğin önüne geçmek için empati kurmak toplumdaki genel geçer doğrularla kendi doğrularımızı karşılaştırmak ve doğrularımızı ifade etmek kadar toplum içinde yaşamanın gerektirdiği kuralları ve toplumsal normları da benimseyerek hayatımızı yaşamamız gerektiği inancındayım.


Suzan Güzel



0

 Yerli Afrikan Kadın Portresi

Anne olsa da olmasa da kadın duruşuyla toplumda güçlü olmak zorundadır. Bunu söylüyorum çünkü toplumumuzdaki sosyo ekonomik şartlar bunu gerektiriyor. Belki bir Avrupa ülkesinde kadının varlığını ortaya koyabilmek toplumda var olabilme mücadelesi vermesi o kadar zor olmayabilir, ancak ülkemizde zor!


Kadın hem toplumsal önyargılarla savaşabilmeli hem de ekonomik açıdan kendi ayakları üzerinde durabilmeyi başarmalıdır. Kadın olsun erkek olsun birey olarak toplumda varlık mücadelesi vermek bu kadar zorken kadınlarımızın yaşam mücadelesini cidden anlamak gerekir. Ülkemizde hukuk alanında kadın cinayetleriyle ilgili ciddi yaptırımların söz konusu olması lazım. Haberlerde her gün gördüğümüz dinlediğimiz kadın cinayetlerinin sıradanlaşmasının olağan gelen sıradan haberler olmasının önüne geçilmesi gerekiyor artık... Bu konuda iktidara ve Adalet Bakanlığımıza büyük iş düşmektedir. Biz kadınlar olarak iktidarın bu toplumsal görevini gerekliliğini yapmasını istemekte ve beklemekteyiz. 


Elbette ki yargı bağımsızdır ancak yargının temeli adalet, hukuk ve hak insan için vardır ve yargı insana ve haksızlığa rağmen yapılmamalıdır. Yargı toplumda adaleti ve hukuku sağlamak ve hakkı gözetmekle mükelleftir; eğer toplumda bunu sağlayamıyor ve görevini yerine getiremiyorsa o zaman yargının bağımsızlığından bahsetmek mümkün olmayacaktır. Yargının bağımsız olduğunu söylüyorsanız bu söylemin altını desteklemelisiniz ki o zaman biz de vatandaşlar olarak toplumda adalet var eşitlik var huzur var öyleyse yargı ve hukuk sistemimiz düzgün işliyor diyebilelim. Ancak bu iktidarın zamanında durumun tam tersinin işlediğini görüyoruz. Dolayısıyla, toplumumuzun bu halinin endişe verici olduğunu kadın cinayetleriyle ilgili gerekli önlemlerin, yaptırımların ve cezaların alınması gerektiğini ifade etmek isterim...


Türk Kadını çağdaş ve eğitimli olmalı. Çağdaş Türk Kadını demek çağdaş düşünebilen kadın demektir...Ve çağdaşlığın kılık kıyafetle nasıl göründüğü ile ilgili olmadığını 21. yy da anlaşılması gerektiğini savunuyorum. Düşünen kadın eğitimli kadın  veya kendini yetiştirebilmiş kadın okuyan gören tecrübe edinen kadın saygı çevresinde kendini düşünceleriyle hal ve hareketleriyle edebiyle ifade edebilen kadın çağdaş kadındır bir de ekonomik özgürlüğünü eline almışsa o çağdaş kadın için tam bir Türk Hanımefendisi'dir diyebiliriz. 


Ülkemizde kadın cinayetlerinin yerine başarılı Türk Kadınlarımızın Türk Hanımefendilerinin haberlerini duymaya ihtiyacımız var!


Suzan Güzel 

0

Hepimizin zaman zaman ihtiyaç duyduğu bir sevgi ve şefkat gösterisi değil midir, fedakarlık?! Öyledir seven insan ancak fedakarlıkta bulunur! Yeri ve zamanı tam ihtiyaç hasıl olduğu andır yoksa yapılan fedakarlık pek bir şey ifade etmeyebilir. Toplumumuzda çok alışagelmiş bir kavram olan fedakarlığı annelerle kadınlarımızla özdeşleştirme durumumuz vardır. Hep analar cefakar ve fedakardır, özverilidir; yemez yedirir giymez giydirir gibi...


Sevgiyle yapılan emeğin veya bir iyiliğin, ancak kıymeti vardır elbette...Sevgi olmadan başa kakılan hiç bir fedakarlık gerçekten yerini bulmaz. Ancak sadece ailenin birbirine yapabildiği fedakarlığı toplumda diğer insanlardan beklemekte yanlış olur. Fedakarlık sözlükte "kişinin kendi isteklerini ve beklentilerini bir kenara koyarak başkalarının iyiliği ve mutluluğu için emek vermesi ve yardım etmesi" anlamına gelmektedir. Demek ki karşılıksız yapılan bir iyilik ve özveri söz konusudur, burada ve eldeki imkanlar doğrultusunda yapabildiğiniz sürece bir problem yok; ancak imkanlar el vermediğinde ise insanı üzen durumlar ortaya çıkabiliyor!


Sevdiklerimiz için fedakarlık yapma konusunun önemli olduğunu bir tarafa bırakırsak, son yirmi yıldır toplum olarak birilerinin fedakarlıklarına, iyiliğine ve yardımlarına muhtaç hale geldiğimizi, bu şekilde yaşadığımızı farkına varmamız gerekiyor artık; sistem toplumu birbirine yardım etmeye muhtaç olan bir toplum haline getirdi. Bu hem iyi bir şey hem de kötü yokluğun olmadığı durumda iyi bir şey ama varlığın olmaması gerçek anlamda varlığın olmaması ise kötü!


Bugün sosyal medyada yaptığı iyilikten kazanç sağlayan medya fenomenlerinin olduğunu görürsünüz, bunu ayıplamıyor veya yermiyorum kesinlikle yanlış anlaşılmasın! Devletin yapamadığını halkın içinden bireylerin yapması hem takdire değer bir o kadar da üzücü...Bir iki yardımla on veya yüz insanla koca ülkeye koca bir topluma koca bir dünyaya yetebilmek mümkün değildir...Böyle toplumsal ihtiyaçların üstesinden ancak sistemlerin kendisi ve devletler gelebilir. Bunu da başarmış toplumunun ihtiyaçlarının üstesinden gelebilmiş ülkelere gelişmiş ülkeler denir!


Umarım ülkemizde yaşama kalitesi ve seviyesiyle gelişmiş ülkelerin arasına girebilmeyi başarır; ikinci dünya savaşında harap ve bitap düşmüş ülkeler bunu başarmışken bizim ülke olarak bir asırdır başamamış olmamız üzücüdür!  


Suzan Güzel
0



Zaman öyle bir şey ki kayda almadığınız takdirde kayda değer bir takım işler yapmadığınız durumda su gibi avuçlarınızın arasından kayıp gider tutamazsınız, tutmak için yaşadığınız ana değer katmanız hayatınızı anlamlandırmanız gerekir...Hayatınızı anlamlandırmaktan kastettiğim şey sizin büyük başarılar elde etmeniz büyük işler yapmanız milyon liralık kazançlar sağlamanız değil, bahsettiğim vurgulamak istediğim şey hayatta hedefleriniz doğrultusunda her gün ne yapmanız gerekiyorsa yapmanız ve sorumluluklarınızın bilinciyle hareket etmenizdir. Her gün sorumluluklarınızı ve görevlerinizi yerine getirmek üçüncü seslere kulak tıkamak karşınıza çıkan sorunları tane tane, tek tek çözmek günün getirdiği stresten uzaklaşmak ve sakinliğinizi korumak...Nihayetinde günün sonunda ben bugün ne yaptım sorusunun karşılığında gönül rahatlığıyla yanıtlayabildiğiniz bir cevabınızın olması ile ancak zamanı kayda değer kılabilirsiniz...


Son yirmi yıldır sıkça duyduğumuz bir deyimdir "anı yaşamak" deyimi, hatta bir çoğumuzun diğer bir çoğunluğa tavsiyesidir "anı yaşa" söylemi...Anı yaşa, anın tadını çıkar gibi sözleri etrafımızdan sıkça duyarız. Peki öyle midir o "an" dediğimiz zaman kesiti o an yaşadığımız hissettiğimiz ile mi sınırlıdır?! Öyle mi olmalıdır? Elbetteki hayır, içinde bulunduğunuz an sayısı az da olsa çokta olsa yaşadığınız zaman dilimi yapabildiklerinizle ve yapamadıklarınızla  yada yaşadıklarınızla ve yaşayamadıklarınızla bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Anı kaçırmak o an ifade edemesenizde sizdeki iz düşümüne anlam katmanız neden nasıl sorularıyla sorgulamanız andan ders çıkarmanız hayatınızda o ana dair kısacıkta olsa not düşmeniz ve anı öyle hatırlamanız harcadığınız zamanı yine kayda değer kılacaktır.  


Yapabildiklerinizin yaşayabileceklerinizin yerine nötr sıfır bir hayatı kayda değeri olmayan bir zamanı bir yokluğu ya da bir hiçi yaşamak ne kadar acı ne kadar hastalıklı ne kadar faydasız insanın ömründen çalan insanı yoran bir durum olduğunu anlamak gerekir, böyle beyhude boşa geçmiş zamanlardan kurtulmasını bilmeliyiz...Bunun için her defasında yazılarımda vurguladığım bizi sorumluluklarımızı yerine getirmemizi sağlayacak bir dizi alışkanlıklar edinmemiz şarttır! Bir alışkanlığı bilinçaltına yerleştirmek için gereken zaman dilimi 21 gündür...Bu kanıtlanmış doğru bir tespittir, ancak bir alışkanlığın unutulması uygulamaktan vazgeçilmesi bir alışkanlığın yıkılması bir kaos anını yaşamanıza bakar, diğer bir değişle bir düzen kurmak aylar hatta yıllar alabilirken bir anlık boşluk bir kaos anı kurduğunuz düzeni bir anda allak bullak edebilir. Bu yüzden bilinç altına yerleştirdiğiniz alışkanlığınıza anlam katmanız gerekir basit bir alışkanlık bile olsa anlamlandırmalı içselleştirilerek anlam kazandırmalısınız. Ancak böylece alışkanlıklarımızın yıkılmasının, edindiğimiz sorumlulukları bazen sekteye uğrasalarda tamamen yok olmasının önüne geçebiliriz...


Zaman yaşamak zorunda olduğumuz bir hayat mefhumu harcayarak değil anlamlı hale getirerek yaşamalı...




0

           
Koşan Kadın Resmi

Uzun zamandır bir blog sayfası oluşturmak istemiştim, kısmet bu zamanaymış... Bugün güzel bir haber aldım ve blogumun ilk yazısını yazarak bugünümü bu şekilde taçlandırmak istedim. Bundan sonra her gün buraya bir şeyleri, hayatımdaki önemli gelişmeleri, duygularımı, düşüncelerimi, hayatın olağan akışında yaşayarak son günlerin popüler tabiriyle demlenerek diyelim; bazen gündemdeki konulara değinerek bazen içimden geldiği gibi karşımdaymışçanıza sizinle konuşur, sohbet eder gibi her gün buraya yazmak...Evet her gün yazmak güzel olur diye düşündüm. Ve bugün, 1 Eylül 2025 hayata dair son bir hafta içinde yaşadıklarımı düşününce insanın ne kadar da çaresiz kalabildiğini anladım. Ancak, duanın ve Allah'ın ne kadar büyük bir varlık olduğunu zamanı geldiğinde Allah'ın her duaya cevap verdiğine de bir kez daha şahit oldum. 


İnsanlar ne derse desin "din" insana lazım...Rabbim iyi ki var, benim gücüm yetmez ama onun gücü yeter diyip uyuyabilmek lazım... Kur'an-ı Kerim, o güzel kitabı kendi dilinde okuyarak anlayanlar bilirler ne demek istediğimi... O yüce kitap boyunca bütün anlatılan senin gücün yetmez ama Onun gücü yeter değil mi ve insanın yüreğine ferahlık veren Onun yüceliğini anlatan ayetler "Kun fe yekun"... Nasıl olacak diye tasalanma zamanı geldiğinde "O yalnızca 'Ol' der ve 'Olur'"


Bazen insan aklı aciz kalır insanın hayali hafızalı almaz, alsa da birden tükenir her şey bir anda bir yerlere sığmaz olur kendini sığdıramaz insan çaresiz kalır...Neyse, burada bu güzel gün için Allaha şükür deyip, güzel ülkemizin güzel insanlarına ve yaşadığı gündeme ilişkin elbette söyleyecek sözümüz de olacak buraya not düştüğüm her blog yazımda. Aslında bu blog sayfamın bir günce tarihi bir gösterge teşkil etmesini siz sevgili okuyanlar içinde bir ilham kaynağı olmasını temenni ediyorum. Doktorum, ülkemizin hatırı sayılır professörlerinden bana bundan 23 yıl önce yazmamı söylemişti. Koca bir Ak parti dönemi geldi geçiyor ve bir devir kapanıyor o kadar çok çalkantılı geçti ki bu yıllar içinde zaman hiç sakince düşünüp yazma fırsatını bulamadım dersem yalan olmaz... 6 Şubat depreminden sonra 2023 yazı Haziran ayında Babamı kaybettim bir yıldan fazla süre onu her gün rüyamda gördüm hiç ölmemiş gibi hayattayken anlattığı anıları defalarca bir kez daha bir kez daha yadettim...Babam çok çalışkan vatanını milletini seven iyi bir insandı, kabri cennetten bir köşe mekanı cennet olsun!


Hepimizin kayıpları acıları var Rabbim hepimizin yardımcısı olsun! Hükümetler,  geçicidir devletimiz bakidir! Son yıllarda ülkemiz çok kötü yönetilmekte... Toplumsal adalete toplum içinde adalete inancımız sorgulanmak istenmektedir...Ne olursa olsun adalet gelecektir elbette ancak geç gelen adalet, adalet değildir! Adalet zamanında ve yerinde olmalıdır, hukuk o zaman işler... Şu son zamanlarda ülkemizde hukuk kaldı mı hep var mıydı şimdi mi ayaklar altına alındı diye kara kara düşünesim var! 


Şimdilik yani bugünlük yazacaklarım bu kadar deyip saat 12'yi vurmadan kül kedisi olmadan önce yarının herkes için güzel bir gün olması dileğiyle yazımı burada noktalıyorum.


0