Hedef, Misyon ve Vizyon Nedir?
Odaklanma Sorunu Yaşıyor Musunuz?
Farkındalık
Farkındalık, herkeste olması gereken duygusal bir çıkış noktası gibidir. Farkındalığınız varsa problemlerinizi daha iyi anlar daha net görürsünüz. Aynı zamanda farkındalığınız varsa sorunlarınızı daha çabuk ve daha kesin olarak çözüme kavuşturursunuz. Farkındalık mühimdir, bir şeyleri farketmek ile başlar ve bu farkettiğiniz şey neyse onu içselleştirerek devam eder.
Peki neleri farkedebiliriz hayatımızda; biraz düşününce farkındalığın ne kadar önemli ve faydalı olduğunu anlayabilirsiniz. Mesela yaptığınız yanlışları farkedebilirsiniz. Ancak bir yanlışı farkettikten sonra tutumunuzu değiştirip o yanlıştan vazgeçip doğruya yönelebilirsiniz. Bu anlamda farkındalık doğru tespitler yapmanızı ve ileriye dönük kararlar almanızda ihtiyaç duyduğunuz bir çeşit öngörüyü size sunacaktır.
Farkındalık her konuda mümkün olabilir karakterinizdeki, davranışlarınızdaki nüansların farkına varabileceğiniz gibi fiziksel becerilerinizin ve özelliklerinizin de farkına varabilirsiniz. Örneğin, kendi karakterinizin kişiliğinizin bir yönünü farkedip o yönünüzü daha baskın hale getirerek kişiliğinizi o yönde iyileştirebilirsiniz. Buna şöyle bir örnek vermek gerekirse diyelim ki ben hiç yalan söylemeyi beceremediğimi farkettim dolayısıyla bu farkındalık sonrası hiç yalan söylememeye karar vermek ve bundan sonra yalana tenezzül etmeyip gülünç duruma düşmemek bana iyi gelecektir.
Ya da diyelim ki fiziksel bir yanımın güzelliğini farkettim ki gülünce çok daha sempatik biri haline dönüşebiliyorum. O zaman neden kendimi tebessüm etmekten alıkoyayım ki diye düşünebilir, bunu kendimi daha konfor alanında hissetmek, o pozitif enerjiyi yaymak ve sosyalleşmek adına içinde bulunduğum ortamın samimiyetini ve rahatlığını tercih ediyorsam gülümsemeye devam etmeliyim!
Farkındalık "mutual" bir konseptir. Kendiniz için birşeyleri farkedebildiğiniz gibi karşınızdakinin yani bir başkasının davranışlarını ve fiziksel özelliklerini de fark edebilirsiniz. Karşınızdakinin sizi inciten bir davranışı sürekli tekrar ettiğini fark ettiğinizde bir dur demeniz müdahale etmeniz gerektiğini anlar ve bir şekilde kendinizi korumak adına tepkinizi ortaya koyarsınız. Veya karşınızdakinin fiziksel bir özelliğinin size hoş göründüğü farkettiğiniz anda o insana olan bakış açınızı değiştirebilir aslında hiç sevmediğiniz bir insanı sevmeye başlayabilirsiniz.
Dolayısıyla, farkındalık hayatınızla bu kadar örtüşen, iç içe olan bir kavramdır. O yüzden bir şeyi farkettiğiniz zaman bu farkındalığa değer vermeniz ve önemsemeniz gerekir, çünkü farkındalık bazen tekrarın önüne geçebilir bazen de ihtiyacınız olan yeni başlangıçları yapmanızı sağlayabilir.
Öfke Kontrolü Mühim Meseledir!
Vicdan Cehennemi
Geçirilen uykusuz gecelerin tek nedeni vicdandır. Dünyadayken vicdan muhasebesine düşen insan için iyi bir insan olduğu söylenebilir, ancak vicdan muhasebesine düşmek demek hayattayken cehennemi tatmak demektir. Aslında vicdan muhasebesi yapan insan yaptığından, ettiğinden, düşündüğünden pişman olduğu için vicdan muhasebesine tutulmuştur. O yüzden çoğu zaman bu cehennemin içine düşmemek için yaptığın hiç bir şeyden pişmanlık duyma diye insanlar birbirine öğüt verirler, zaten...
Bana kalırsa yaptığınız şeyin kötü olduğunu biliyorsanız ya da düşünüyorsanız pişmanlık duymak iyidir; çünkü hiç değilse hayattayken hatanızı görüp düzeltme fırsatınız vardır. Vicdan cehenneminden kurtulmanın tek yolu da zaten hatanızdan ders çıkarıp yanlışınızı düzeltmenizdir.
Vicdan muhasebesi cehennemine düşmemenin uykusuz geceler geçirmemenin yolu ise sınırınızın dışına çıkmadan başkalarının sınırını da ihlal etmeden hayatınızı yaşamaktır. Ne derler bilirsiniz: Sizin özgürlüğünüz başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biter! Bu çok doğru bir sözdür. Bu söz aynı zamanda demokrasinin temelini oluşturur.
Başkalarının özgürlüklerine saygı duymak kırmızı çizgilerini ve sınırlarını kabul etmek ve ihlal etmemek aslında insanın kendisine duyduğu öz saygıdan ileri gelir hatta bu durum insanın kendi için yaptığı yapacağı en büyük iyiliktir. Rahat bir vicdan sahibi olmak insanı özgürleştirir tabiri caizse kuş gibi hafifletir.
İnsanların hayatlarına en az kendi hayatınıza saygı duyduğunuz kadar saygı duyun. Her zaman için hata ve pişmanlık mekanizmasını çalıştırın. Hayat sizin hatalarınızı görmenizi hatalarınızı ayıklamanızı ve hatalarınızı düzeltmeniz için fırsatlar sunacaktır. Bu fırsatları tepmeyin değerlendirin ve bundan sonraki ahiret hayatından hesap gününden önce eğrisiyle doğrusuyla siz kendinizi hesaba çekin ve dünya sınavı için hazırlıklı olun!
İnsanların çoğu bütün iyilikleri güzellikleri hazır olmadıklarından kendilerini hazır hissetmediklerinden kaybederler. Siz hazırlıklı olmayı seçin hem bu dünyada hem öteki dünyada başınıza gelebilecek bütün sınavlara karşı hazırlıklı olmayı seçin ki başarılı ve muvaffak olabilesiniz!
Saygı ve sevgiyle,
Zihin Köleliği
Zihin Köleliği tam anlamıyla başkalarının düşüncelerine maruz kalıp kendi duygu ve düşüncelerinizden uzaklaşarak hayatınızı yaşamaktır. Davranışlarınızı başkalarının duygu ve düşüncelerinize göre belirlersiniz. Başka insanlar benim için ne düşür benim hakkımda ne der diyerek yaşantınızı sınırlarsınız.
Zihin Köleliği, çoğunlukla beğenilmek ve takdir edilmek üzere bilinçsizce farkında olmadan kabul ettiğimiz ve ona göre yaşadığımız yetişkin birey veya çocuk her yaşta insanın karşılaşabileceği bir durumdur. Sosyal hayatta zihin köleliği insanın mutsuzluğuna sebep olabileceği gibi çevreye olan aidiyet duygusuyla kişinin ruhsal olarak özgür hissetmesini de sağlayabilir. Ancak, bu durum aslında tam anlamıyla kişinin özgür olduğunu ifade etmez.
Gerçek anlamda özgürleşme kişi için zihin köleliğinden kurtulduğu zaman başlar. Sosyal yaşantısının dizginlerini kişi eline aldığı zaman başkalarından ziyade kendi duygu ve düşüncelerini ön plana çıkarır ve ona göre davranışlarda bulunur. Dolayısıyla, kişi diğer insanlardan bağımsız olarak hareket etmeye çalışır ve hayatını başkalarının ne dediğine ne düşüneceklerine bakmadan özgürce yaşamaya özen gösterir. Bu anlamda kişi zihin köleliği kavramı altında diğer insanları seçmek ve hayatının merkezine koymak yerine kendini seçen birey merkezli bir hayatı benimsemiş olur.
Sosyal medyanın insan hayatında bu kadar öne çıktığı bir yüzyılda arkadaş çevrelerinin arkadaş zorbalığına kadar gidebildiği ortamlarda biyolojik aidiyetliğinin dışında hiçbir aidiyetliliği benimsemeden hayattaki sınırlarınızı kırmızı çizgilerinizi belirlemek "pros and cons" yani özgürce size ait artılarınızın ve eksilerinizin bilincinde olmanız ve gerektiği zaman kimin ne dediğine bakmadan eksilerinizi tolere edebilmeniz, artılarınızı ise yüceltebilmeniz mühimdir.
Unutmayın ki kıstas ne beğenilmek ne de takdir edinmektir. Sizin için kıstas her konuda ama her konuda elinizden gelenin en iyisini yapmak olmalıdır. Korkularınız için gerisi tevekkül hayalleriniz için ise gerisi kişi değil yalnızca ilahi takdir ki zaten hayatın döngüsü de çarkları da bu yönde çalışacaktır bu yönde işleyecek ve hizmet edecektir.
Saygı ve sevgiyle
Zamanı Tutabilene Aşk Olsun
Zaman bir su misali kayıp gidiyorsun avuçlarımdan... Herkes için ve her şey için zaman bir su misali avuçlardan akıp gider, tutabilene aşk olsun! O yüzden zamanın kıymetini bilmeli neyle iştigal ediyorsanız neye emek verip zamanınızı harcıyorsanız gün gelir onunla sınanacağınızı da anlamalısınız...
İnsan kendi eliyle de yapar kendi eliyle de yıkar. Yıkması kolay yapması zor olandır! Bu dünya gelip geçici elbette, zaman o yüzden su gibi varacağı yere doğru hızla akıyor ya... Derdimize derman olan sevdiğimiz insanlar yanımızdayken bu durumun pek farkında olmuyoruz ancak çınar yapraklarını bir bir döktüğü zaman kışın geldiğini anlıyoruz. Bu bir döngü insan doğar büyür yaşlanır sonra da sevdiklerine ve dünyaya veda eder!
Mühim olan bu döngünün içinde kul hakkına girmemek, ah almamak ve ah etmemektir. Vefakar insanlar özverili olurlar ve kendilerinden çok ödün verirler ancak çok düşünceli olduklarından dolayı da üzülürler. Zaman herkes için koşar adım ilerlerken çevremizdeki vefalı insanların kalbini kırmamaya özen gösterelim. Bizim için biri bin yapan insanların kıymetini bilelim, her şey gelip geçer bir onlar kalır etrafımızda...
Sabahları erken kalkma rutininiz yoksa üzülmeyin... Hep derler ya erken kalkan yol alır diye, çok doğru bir sözdür ancak bazı insanlar için öyle olmayabiliyor. İyi bir uykunun yerini hiç bir şey tutmaz, dinlenmiş bir hafıza gibisi yoktur. Asıl olan kaçta kalktığınız güne kaçta başladığınız değil zamanınızı ne kadar efektif kullanabildiğinizdir. Diğer bir değişle asıl olan zamanın başını beklemek değil zamanın nabzını tutmaktır.
Unutmayın ki 5 saate yayarak yapacağınız bir işi güzel bir şekilde 2 saatte bitirebiliyorsanız, bu sizin zamandan tasarruf edebildiğinizi ve zamanınızın nabzını tutabildiğinizi gösterir.
Namaz mefhumu bilirsiniz İslamiyetin temelidir, ve kesinlikle bütün Kuran'ı Kerim boyunca namazın önemi vurgulanır kullardan namazı devam ederek dosdoğru kaçırmadan kılmaları istenir. Ancak, sabah namazı bir istisnadır! Aranızda sabah namazına kalkamayanlar vardır onlar uyandıkları vakit o halde hemen sabah namazını kaza etsinler diye buyurur Kutsal Kitabımız!
Yaradan bile insanın uykusunu almasının mühim olduğunun altını çizmekte ve uyandıktan hemen sonra vakit kaybetmeden işe koyulması gerektiğini vurgulamaktadır. Elbette ki sabah erkenden kalkıp işe koyulmak daha evladır. Ancak sizin zamanı verimli bir şekilde kullanmanıza hiçbir şey engel değildir. Bu saatte kalktım diyerek hiçbir şey yapmadan öylece zamanın akıp gitmesine izin vermek yanlış olacaktır.
Sabah erken kalkma ve namaz kılma sadece küçük bir istisnai örneklemeydi. Mühim olan bahanelerin işe yaramadığını anlamak ve kendimizi zamanlama, planlama, hedefleme, programlama gibi hususlarda sabote etmememiz gerektiğinin farkına ve bilincine varmaktır.
Şartlarınızı İyileştirin!
Şimdi yaşadığınız hayat ve gelecekte yaşayacağınız hayatta içinde bulunduğunuz şartların sonucu, bir ürünüdür. Unutmayın ki hayat bir süreçten ibarettir ve o süreci süre getiren koşulları değiştirmekte sizin elinizdedir, yeter ki hamleleri iyi oynayabilin!
Zor bir hayatınız varsa hayatınıza biraz esneklik katmalısınız demektir... Biraz geniş yürekli olarak buna başlayabilirsiniz mesela... Ne kadar rahat olur ne kadar rahat düşünebilirseniz hayatınızdaki olgulara bulgulara ne varsa ne kadar zaman tanırsanız hayatınız da o kadar iyileşecek güzelleşecektir, inanın! Kapana kısılmışlık acelecilik sabırla alınmayan kararlar hayatınızda bazı şeylerin doğru gitmemesinin sebebidir...
Her zaman neşeniz yerinde olsun, ne derler bilirsiniz "bazen bir tebessümün halledemeyeceği hiçbir şey yoktur". Hayata ne kadar olumlu bakarsanız hayatta sizin yüzünüze o kadar gülecektir. Bir Tavsiye Kitap köşemde yakın zamanda okuduğum Rezonans Kanunu adlı kitaptan biraz bahsetmiştim sizlere... Algılarınız size iyi gelen şeylere açık olsun, size mutsuzluk umutsuzluk veren şeylerden uzak durun. Somut bir örnek vermek gerekirse nasıl para parayı çekiyorsa hayatta, olumlu düşüncelerde olumlu bir hayatı, yaşamı ve yaşamayı tetikler.
Hayat öyle bir olgudur ki öyle mıknatısa falan benzemez; bilirsiniz mıknatıstaki kaide zıt kutupların birbirini çekmesiyle ilgilidir. Ancak hayatta ki kaide ise tam tersidir aynı kutuplar birbirini çeker; iyilik iyiliği güzellik güzelliği kötülük kötülüğü çeker... Dolayısıyla hayata ne kadar iyimser bakarsanız hayat size o kadar güzel bir yaşama resmi çizecektir.
Diğer bir değişle hayat çekim yasası üzerine kuruludur. Tıpkı ne ekersen onu biçersin anlayışında olduğu gibi. Bu biraz da hayatta ne ile meşgulseniz o işi başınıza alır sararsınız gibidir... İyi ve güzel işlerle meşguliyet başarıyı ve muvaffakiyeti getirecektir. Yeter ki şartlarınızı koşullarınızı iyileştirebilin hayal ettiğiniz bir yaşama uyumlu hale getirin!
Düşünce Bozukluğu ve Şizofrenin Üstesinden Gelmek
Düşünce bozukluğu, doğru düşünememe veya kaygılı ve endişeli düşünme bütün psikiyatrik rahatsızlıkların temelinde var olan yanlış düşünce sistemidir. Her insan kendi hayatında az çok travma yaşamış ya da bir travmaya maruz kalmıştır. Bazı insanlarda bu travmalar yer edip psikiyatrik bir rahatsızlığa sebep olurken bazı insanlarda ise bu durum hiçte öyle değildir. Sebebi bazı insanların travmalarıyla baş edebilmeyi başarabilmeleridir. Bir insanın travmalarıyla baş edebilmesi demek doğru düşünme sistemini diğer bir değişle kaygısız, endişesiz ve şüphesiz düşünmeyi genç yaşta öğrenmeyi başarmış olması demektir.
Psikiyatri bilim dalıyla psikoloji biliminin çakıştığı nokta tam da burada başlamaktadır. Konuşarak terapi yoluyla bazı sorunların üstesinden gelmek klinik olarak deneylenmiş ve kanıtlanmış bir bulgudur.
En ağır psikiyatrik rahatsızlık olarak şizofreni hastalığını örnek verelim: Bu rahatsızlık için bize okulda öğretilen doğuştan gelen bir rahatsızlık ve genetik olarak kalıtımsal veya beyindeki bir hasar sonucu düşük IQ seviyesiyle, algılama ve öğrenme yetisinin azlığıyla ilgili olmasıydı. Yeni klinik çalışmalara göre ise Şizofreni rahatsızlığının 20'li yaşlarda da ortaya çıkabileceği yönündedir. Ancak, bir insanın 20'li yaşlarına kadar ki süreci normal insandan farksız olarak yaşaması bize bu rahatsızlığa yakalanan hastaların bile iyileşebileceği hususunda doneler vermektedir.
Şöyle ki; genç yaşlarda doğru eğitim ve öğretim sistemiyle insanlara doğru düşünmeyi, kaygıdan, endişeden uzak olarak şüphe etmeden düşünmeyi öğretebilirseniz, böylece hastaların 20'li yaşlarından sonra ilaçlara enjeksiyonlara başvurmadan iyileşmesini düşünce bozukluğunu minimize ederek kendi düşüncelerini artıları ve eksileriyle tolere edebilmelerini dahası düşüncelerini bile kontrol edebilmelerini sağlayabilirsiniz.
Doğru eğitim ve öğretim aynı zamanda bilişsel doğru inanç sistemi ile örtüştüğünde bu rahatsızlıktaki insanların arasından dahiler çıkması içten bile değildir. Dolayısıyla ailede ve okulda doğru eğitim ve öğretim ile aslında toplumdaki birçok bireysel ve sosyal çöküntünün üstesinden gelinebilinir. Yeter ki doğru yaklaşımlarda bulunup doğru iletişim teknikleri ve çözümlerle insana ve onun iç dünyasına ulaşarak toplumdaki birçok yaraya merhem olabilelim!
Rezonans Kanunu Kitabı Hakkında
Bu yazımda, Pierre Franckh’in ilginizi çekebileceğini düşündüğüm "Rezonans Kanunu" adlı kitabından bahsetmek istiyorum. Daha önce çekim yasası ile ilgili kitap okuyanların alışık olduğu tarzda olumlamanın gücünü, hayatımızdaki birçok şey için rezonans alanlarının var olduğunu ve bu rezonans alanların oluşturdukları ve yaydıkları enerjiyle etkileşim halinde olduklarını anlatan; insana umut aşılayan ve umut vadeden, herkesin mutlaka okuması gerektiğine inandığım bir kitap...
İster yaratılış mucizesi deyin ister kuantum bilimin kendisi, bütün canlılar evren ile etkileşim halinde olup evrene enerji yayarlar. Dünyanın hakimi olan insan içinde bu durum söz konusudur. Ve siz evrene doğru enerjiyi, doğru ve olumlu isteklerinizi içeren enerjiyi evrene gönderebilirseniz evrenin sizin isteklerinize kayıtsız kalmayacağına ve sizi yanıtsız bırakmayacağına mucizevi bir şekilde tanıklık edebilirsiniz. Yeter ki kendiniz için isteklerinizi net bir şekilde ortaya koyun ve olumlamalarda bulunarak doğru rezonans alanını oluşturabilin...
Aslında, çekim yasası dediğimiz "Benzer benzeri çeker" teorisi ve olumlamalar ile isteklerimizi doğru kanalize edebiliriz. Bu olumlamaları rezonans alanı dahilinde tekrar etmek ve bu tekrarın neticesini diğer bir değişle sonucunu almak, isteklerimize kavuşmak, yüzyıllardır dile gelen insanların bahsettiği ve Allah'ın insana bahşettiği düşünce gücünden kaynaklanmaktadır. Her düşünce beyinden gelen dalgalarla yayılır ve kitaptada söylediği gibi insanın evrende başladığı ve bittiği alan kesin olarak belli olmadığından, insanlar birbirlerinden kilometrelerce uzakta olsalarda DNA faktörü sayesinde aynı rezonans alanında bulunmakta ve birbirlerinin düşüncelerini olumlu ya da olumsuz etkileyebilmektedir. Burada mühim olan olumlamalarla olumlu düşüncelerle bu gizli iletişimde doğru ve olumlu rezonans alanı oluşturmak ve olumlu sonuçlar elde etmektir.
Kitap bu anlamda hem bilimsel deneylerle hem de insanların tecrübelerinden örnekler vererek kendi rezonans alanımızı iyileştirebileceğimizi ve isteklerimize kavuşabileceğimizin mümkün olabildiğini ve bu isteklerimiz; sağlık, zenginlik, iyi bir eş sahibi olmak gibi somut istekler bile olsa çekim yasası, olumlama ve rezonans alanı oluşturarak isteklerimizin gerçekleşmesinin imkansız olmadığını ve olmayacağını anlatmaktadır.
Geleceğe dair vizyon sahibi olmak ve ufkunuzu genişletmek istiyorsanız, Pierre Franckh’in "Rezonans Kanunu" adlı kitabını okumanızı tavsiye ederim. Siz de yorumlarda kitap hakkındaki düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz...
Zaman Ve Emek!
Somut soyut, maddi manevi farketmez her konu her iş zaman ve emek ister. Bunu şöyle kısaca ifade etmekte mümküm: Sevmek de çalışmak da emek ve zaman ister! Yaradan öyle kodlamış tabiatı, insanı, tüm evreni...Emek etmeden olmadığı gibi zaman vermeden de olmamaktadır.
Sanırım zaman ve emek o olgunun oluşmasında tabiatın ihtiyaç duyduğu nedeni sebebi ortaya koymaktadır. Yalnızca Yaratan için bu iki kavram anlamsızdır; yalnızca Yaratan Allah "Ol" deyince olur gerisi tüm canlılar, insanlık ve evren için zaman ve emeğe ihtiyaç duyulur...Bir ipek böceğinin bir sonraki kelebek olarak geçireceği hayat için sürekli beslendiğini ve kozasını örerek hazırlık yaptığını düşününce bir böceğin bile gelişimini tamamlamak için ne kadar zaman ve emek sarfetmek zorunda olduğunu anlarsınız.
Tabiatta hiçbir şey kısır döngü halinde değildir en az tabiatın kendisi kadar bereketli ve verimlidir. Ancak nankör insanın elinin değdiği yerde kısır döngü vardır! Aslında sarfedilen emek kadar almaktır. Ama ne yazık ki, insanın var olduğu yerde bazen sarfedilen emeğin ve zamanın kıymeti de kalmıyor anlamını yitiriyor...
Adaletin terazisi bozuldu mu, zaman ve emek ağır bassa da neticesini almak sonucuna varmak imkansız olabiliyor. Doğru olan hakikat olan, istenilen emeğinizin karşılığını zamanı gelince almaktır. Kaideler bozuldu mu zaman ve emek dengeside bozulur. Tabiat'ın kaidelerine hakim bir sistemi devletin eğitim ve kariyer sistemine çalışma hayatına dahil etmek gerçek anlamda zaman ve emek dengesini koruyabilmek gerekir.
İnsanın tabiata hükmeden değil tabiatın bir parçası olduğunu hatırlatmak gerekirse öğretmek gerekiyor...O zaman herkes için hayat daha adil olacaktır!
Büyüyünce Ne Olmak İstersin?!
Çocukken bize sorulan en sık soru büyüyünce ne olmak istersin sorusudur, ancak kimse bize nasıl bir insan olmak istersin sorusunu ne sorar ne de kendi düşünür...Halbuki, mesele olmak ya da olmamaksa; erdemli insan olabilmek ve insanca yaşamakta meselenin can alıcı noktasıdır. Çocukluk çağlarında bunun bilincine vararak büyüdüğünüzü düşünün dünya herkes açısından daha yaşanılası bir yer olmaz mıydı? İnsanların daha erdemli, daha anlayışlı olduğu bir dünyada daha saygın daha bilinçli toplumlar oluşmaz mıydı?
İnsanların mesleki rolleriyle anılması ne kadar da insan karakterini baskılayıcı bir durumdur. Halbuki, önce insan olmak kendin olmak sonra meslek sahibi olmak gerekir... Üniversite hayatı bunu bir nebze olsa sağlamaya çalışsa da kendin olma fırsatını bireye sunsa da asıl olan kişinin kendi benliğini tanıma yolculuğunu bir şeylere endekslemeden tamamlayabilmesi ve erdemli olmayı, bazen de bütün olumsuzluklara rağmen başarabilmesidir.
Hayat herkese aynı fırsatları sunmaz aynı zorlukları da göstermez! Siz hayata karşı bir pozisyon almalısınızdır ki bilinçli yaşamayı tam da bu noktada başlatabilesiniz. Hayatın başı sonu hiçbir zaman belli değildir belli olmaz, ancak siz yaşadığınız içinde bulunduğunuz ana sahip çıkmalısınız ki; durum kötüyse iyileştirmek için mücadele edebilir, iyiyse daha da güzelleştirebilmek için çaba sarfedersiniz...Zaman bir süreç ise "an" ve "anı" o sürece çıkan bazen şans bazen risk kapısıdır.
Ben olmak ya da olmamayı bir sosyal mesleki rol edinmek veya o role ulaşmak gibi görmem, bundan daha ziyade "olmanın" olgunluğa erişip erişmemek ile ilgili olduğuna inanır ve savunurum. O yüzden çocuklara çocuk yaşta "ne olmak istiyorsunu" değil ancak "nasıl bir insan olmak istiyorsunu" aşılamanın ve özendirmenin gerekli olduğunu, bunun da çocuğun birey olarak toplumda yetişmesine maddi manevi her alanda başarılı olmasına ciddi anlamda fayda sağlayacağını düşünmekteyim.
Siz de ne düşündüğünüzü yorumlarınızı yazarak paylaşabilirsiniz!
Hiçbir Şey Göründüğü Gibi Değildir!
Zaman her şeyden çalar, her şeyden kırpar, her şeyi yeniden şekillendirir. Bazen başta görünen hiçbir şey sonunda aynı kalmaz. Zaman yıpratır soldurur bazen, siz canlı tutmazsanız duygularınızı, düşüncelerinizi eğer...
Kaldı ki hiçbir şey göründüğü gibi değildir! Biz nasıl algılamak istiyorsak öyle görürüz resmi. Kimisi küçük bir pencereden bakıyordur dünyaya ve görebildiği yalnızca resme ait bir ayrıntı olur, kimisi geniş bakıyordur hayata ve büyük resmi görür.
Nasıl bakarsanız bakın neyi nasıl görürseniz görün her zaman gördüğünüzden ve düşündüğünüzden fazlasının olabileceğini unutmayın. Eğer unutmazsanız bunu, hayal kırıklıklarınız daha az olur.
İnsanları, olayları, nesneleri değerlendirirken merkezimizde hep biz varızdır. Bize benzeyen bizim gibi düşünen insanları etrafımıza çekeriz bizim gibi düşünmeyenleri kendimizden uzaklaştırırız. Bu yakınlık uzaklık meselesidir. Keza aynı şekilde ilgi duyduğumuz alanlarla ilgili olay ve nesnelere karşı daha alakadar olabildiğimiz gibi ilgi duymadıklarımızı ise göz ardı veya kulak arkası etmeye daha yakınızdır.
Halbuki, sürekli öğrenme sürecini yaşamak zorundaysak ki zorundayız ve aktif etkin bir hayatımızın olması bizden bekleniyorsa açık olmalıyız, fikren ve ruhen düşünce olarak olsun davranış olarak olsun seçeneklere ve seçimlere açık olmalıyız.
"Ummadık taş baş yarar!", "Hiçbir şey göründüğü gibi değildir!" söylemlerini sıkça söyleriz duyarız da, çünkü hayatta hiçbir şey beklediğiniz gibi olmayabiliyor. Bunu özellikle olumsuz yönde olur olacaktır diye söylemiyorum. Bazen hiç beklemediğimiz kadar mutlu da olabiliriz. Beklediğimizden çok daha fazlasınıda kazanabilir elde edebiliriz.
Biz kendi duygu düşüncelerimiz doğrultusunda karar verir bir şeyleri uygularız, sonuç beklediğimizin üstünde mükkemmel de olabilir, beklentilerimizin altında vasatta! Hayat size ne verir ne gösterirse! Seçim yapmak, razı olmak ya da kabullenmemek size kalmış.
Sadakat, Güven ve Destek!
Sadakat az rastlanır hale geldi son zamanlarda. Toplumumuzda eskiden insanımız işine, ailesine, arkadaşlarına kısacası çevresine, komşularına bile daha sadakatle bağlı bir hayat sürerdi. Şimdilerde, riyakarlık hat safhada bağlılık git gide azalmakta. İnsan kendine özüne sadık olamadığı zaman işine, ailesine, çevresine yaşadığı toplumada sadık kalamıyorum.
Aslında bu biraz hayatın koşuşturmacasına kurban verdiğimiz değerlerden olmasından kaynaklanıyor. Tabiri caizse ağacı derinden budalamaktır. Bir değerden vazgeçiyorsanız yerini başka bir değerle doldurabilmelisiniz. Bugün kaybettiğimiz sadakatimizin yerini doldurabilecek bir değer bulabilmek zor. Sadakatin olmadığı bir yerde güvenden bahsetmekte zordur. Bir insan özüne sadık kalamıyorsa özgüvenini de kaybedecektir. Güvenin tesis edilmediği özgüvenin var olmadığı bir yerde sürdürülebilir bir başarıdan da yine bahsedilemez.
Çok yalan söyleyen bir toplum olup mu çıktık diye düşünüyorum. Çok mu göz ardı eder olduk bazı şeyleri. Biraz kolaycılığa kaçar olmaya başladığımızdan sanırım, maalesef evet. Herşeye her zamankinden daha hızlı daha kolay ulaşır hale geldik. Neticesinde de yerine birşeyleri koymadan hızlı ve kolay tüketen bir toplum olduk. Git gide ülke olarak üreten bir toplumdan ziyade tüketen bir toplum olmaya ekonomik olarak bir dünyanın pazarı haline gelmeye doğru hızla yol alıyoruz. Bu biraz toplumumuzun geleceği için tehlikeli bir durum. Dediğim gibi bu bir zincirleme füzyon toplumda bir değer kaybolmaya yüz tutunca arkasından başka değerleride kaybolmaya sürüklüyor ne yazık ki...
Artık eskisi gibi markaya olan sadakat kalmadığından, insanlar ekonomik açıdan kendilerini tatmin edecek ürünü seçtiklerinden "brand loyalty" de "customer loyalty" de kalmadı. İş dünyasındaki büyük firmalar bile ne üretirsek üretelim pazara ne sunarsak sunalım ürünün alıcısı var diyemiyor, emin olamıyor artık... Ülkedeki üretim ve ekonomi farketseniz de farketmeseniz de küçülmeye gidiyor. Ülkemizin inşaat ve belli sektörlerdeki büyümesi aslında reel anlamda ekonomimize yansımıyor. Ekonominin en sadık üreticisi diyebileceğimiz tarım ve hayvancılık sektöründeki çiftçi bile yanlış politikalar yüzünden havlu atar duruma geldi.
Peki ne yapmalı? Yeniden değerlerimize sahip çıkmalı. Yaptığımız işe de ailemize de toplumumuza da kısacası sisteme sadık kalan politikalar üretmeli! Tüketen dünyanın pazarı haline gelmiş bir ekonomi değil hem kendi toplumu için hem dünya için üreten bir ekonomi haline gelmeliyiz. Bu yapılamayacak zor bir hedef değil ancak ekonominizin şalterlerini indirdiğiniz zaman, uygulaması zaman alacak vakit alacak bir hedeftir. Ve herkes için vakit nakittir. O yüzden karar vericiler başa geldiklerinde uzun vadeli hedefleri pek tercih etmezler.
Dolayısıyla, öncelikle değerlerimizi korumasını bilmeli ve kaybetmemek için mücadele etmeliyiz bizi biz yapan değerlere sahip çıkmalıyız.
"Bardağı Taşıran Son Damlaydı."
Sakin Olmak ve Sakınmak İyidir!
Çalınan Enerjimiz...
Günlük hayatın koşturmacası bazen bütün enerjimizi alır götürür. Sıradan yaptığınız şeylere vakit ayırırsınız da bir kendinize vakit ayıracak enerjiyi bulamaz duruma gelirsiniz. Böyle böyle günler geçip yapılacaklar listesi uzayıp gider. Cidden güne yetişememenin zamanı yakalayamamanın sebebi planlı programlı çalışamamak mıdır?! Hayli meli malı ile kurulmuş zor bir cümle oldu. Ama gerçekten sebebi programlı çalışamadığımızdan zamanı iyi planlayamadığımızdan kaynaklanır. Dolayısıyla iyi bir çalışma programı yapmadığımız zaman verimli çalışmakta mümkün olmaz. Az vakit ayırmamız gereken iş kalemlerine daha çok vakit ayırmamızın nedeni de budur!
Herkesin gün içerisindeki çalışma mesai saatleri farklıdır. Nitelikli yaratıcılığa dair bir iş yapıyorsanız mesai saatinizi efektif bir şekilde kullanmalısınızdır... Mesai sonunda çıkan çalışma sizi memnun etmeli gerekli kazancı size sağlamalıdır. Mesela, günün her saati yazı yazmak mümkün olmayabiliyor, çoğu zaman ilhamın gelmesini bekliyoruz. Peki geri kalan zaman günlük koşuşturmacanın içinde harcanıp gitmiyor mu?!
Zamanın nabzını tutabilmek için gerçekten güne erken başlamak ve güneşi ilk ışıklarıyla karşılamakta fayda vardır. Sağlıklı yaşamanın sağlıklı ve verimli bir çalışma hayatının başlıca gereksinimi budur! Dünyanın neresinde yaşıyor olursanız olun bu kural değişmez. Son günlerde okuduğum Robin Sharma'nın "Sabah 5 Kulübü" kitabında dediği gibi "Sabahlarını Kucakla, Hayatını Güzelleştir!"
Gün, zaman, hayat, yaşamak gerçekten başını kaçırdığınızda keyif veren, kazanç sağlayan kavramlar değildir. Bir şeyi planlayıp programlayabilmeniz için başından sonuna kadar ki sürece hakim olmanız gerekir. Çalışıp emeğinizin karşılığını almak istiyorsanız sabahı karşılamalı akşamı uğurlamalısınız. Ancak, o zaman güne ve günün getireceklerine hazırlıklı olabilirsiniz. Geçmişten günümüze büyük düşünürler, tarihe adını yazdıran büyük başarılara adım atmış insanlar ve zengin milyarderler günü miskince geçirmek yerine sabahın ilk ışıklarıyla karşılamayı seçenlerdir!
Güne ya da zamana ne kadar çok şey sığdırırsanız o kadar uzun yaşarsınız, zamanı ve yapacaklarınızı ne kadar çok yayarsanız ertelerseniz o kadar az şey yaşar ve neticesinde de kısa ömürlü olursunuz. O yüzden zamanın nabzını tutmak gerekir diyorum, ben...Başını bildiğiniz şeyin sonunu yazabilirsiniz. Günü başlamadan bitirmek mümkün elbette ancak ne kadar mutluluk vericidir tartışılır. Gerisi, plan ve program ile önemlilik derecesine göre iş kalemlerini sıralamak ve yapmaktır!
Başarı Nedir?
Başarının ne olduğunu ne olmadığını bilen çok az insan vardır, hayatta... Kendini "Başarı Yazarı" veya "Başarı Konuşmacısı" olarak adleden o kadar çok insan türedi ki son yirmiyıl içerisinde şaşmamak mümkün değil...Birinin başarı yazarı olabilmesi için yalnızca çok satan bir kitap yazarı olması yeterli değildir ya da başarı konuşmacısı motivasyon konuşmacısı olabilmesi için bir kişisel gelişim uzmanı veya yaşam koçu olması gerekli değildir...
Bana göre "Başarı" demek ya da "Başarı Kelimesi" başarısızlığın üstesinden gelebilenler için kullanılabilir veya atfedilebilir. Bir üniversiteden mezun olmak bir başarı değildir; eğitim almaktır, iyi bir iş yerinde çalışmak veya terfi almak gerçek bir başarı sonucu değildir; bir deneyimin getirdiği sonuçtur. O halde başarı düzenli bir hayat iyi bir iş kaliteli bir eğitim almak değildir; bunlar boş geçmeyen çalışılmış bir hayatın rutin alışkanlıkların bir sonucudur, elbette ki! Ancak gerçek başarı defalarca başarısızlığa uğramaya rağmen vazgeçmeyip bulmak, araştırmak, keşfetmek, kimsenin bilmediğini, bulmadığını belki de yaşamak ve yaşatmaktır!
Başarı bir dönemin ihtiyacına cevap vermektir, tarihe geçmektir. Belki de başarı sıradan bir şeyi farketmek farkettirmektir ve sonucunda kimsenin sahip olamadığı şeylere sahip olmaktır; başarısızlıkların üstesinden gelerek milyarlarca dolarlık servetlere sahip olmakta gibi... Ama başarı kesinlikle şu dur ki, sıradan insanlarla aynı kulvarda olmamak sıradan insanların yaptığı şeyleri yapmamaktır, aynı zamanda başarı. Başarılı insanları farklı kılan, onlara tarih yazdıran ortak özellik budur! 21.yy dan örnek olarak liseyi bırakan Bill Gates, üniversiteyi bırakan Mark Zuckerberg, daha eski tarihten bine yakın denemesiyle ampulü bulan Edison ve Henry Ford gibi birçok isim yalnızca şu an başarısızlığın üstesinden gelen başarı öyküleri yazanların arasından ilk aklıma gelenler ki tarih çok daha fazlasına şahittir ve sahiptir. Burada mühim olan başarı ile başarısızlık arasındaki ikilemin ne kadar birbiriyle bağlantılı iç içe geçmiş bir durum ve belki de başarısızlığın başarıyı getiren bir fırsat olduğudur. Tabii ki vazgeçmediğiniz pesetmediğiniz sürece...
Dolayısıyla, aslında başarı yazarı olabilmek için bir insanın önce başarısızlığı yazabilmesi veya anlatabilmesi diğer bir değişle başarısızlığı yaşaması gerekir ki bu da hiç kolay bir süreç değildir; sıfırdan varlığa yahut varlıktan sıfıra ve oradan tekrar varlığa dönebilmeyi gerektirecektir ki, bu da "her yiğidin harcı değildir" diye eskilerin güzel bir sözü vardır, öyle herkesin tercih edebileceği konfor alanını bırakabileceği bir durum değildir.
Başarı cesur olanları sever ve cesur olabilenlerindir!
Önyargısız Bir İnanç Sistemi İnşa Etmek!
Cehaletin ne olduğunu ne olmadığını düşünürsek kendimize önyargılardan uzak aynı zamanda karakterimizle örtüşecek toplumla uyumumuzu destekleyecek bir inanç sistemi inşa etmemiz gerektiği ortaya çıkacaktır. Başka insanların sizin için biçtiği hayatı ve kaderi yaşamaktansa kendi doğrularınızla, kendi deneyimleriniz ve aldığınız kararlarla hayatınızı yaşamak birey olma yolunda atacağınız ilk adımdır.
Bazı insanlar toplumla zıtlaşmayı seçen asi insanlardır. Baş kaldırmak ve isyan etmek karakterlerinde vardır. Bunun yanlış mı doğru mu olduğu elbette tartışılır ancak bana göre baş kaldırı ve isyanın ne amaçla yapıldığı mühimdir. Ortada bir insanlık dramı varsa savaş varsa Gazze'deki gibi bir soykırım söz konusu ise toplumun, toplumu yönetenlere, siyaset mensuplarına, karar vericilere karşı harekete geçmesini haklı bir baş kaldırı ve isyan olarak görürüm çünkü birilerinin ortada haklı sebepleri varsa bir şekilde bu haklı sebeplerini ifade etmeleri gerektiğine inanırım.
Diğer yandan bazı insanlar da vardır ki hiç etliye sütlüye karışmak istemezler. Kimsenin hayatına karışmaz karar vericilerin aldığı kararları sorgulamazlar bile ve kendi hayatlarını yaşarlar. Bazıları da vardır ki bir şeylerin değişeceği inançlarının kalmadığından mı bilinmez hiç suya sabuna dokunmak istemez gittiği yere kadar gitsin sonrasında yapacak birileri de çıkar diye düşünürler.
Bir de birey olmayı başarabilmiş ancak empatiden yoksun insanlar vardır. Bu insanlar empati kurmaktan uzaktırlar ben merkeziyetçidirler. Varsa yoksa kendi yaptıkları, bildikleri, tecrübeleri, yaşadıklarıdır. Başka insanları anlamayı, anlamaları gerektiğini düşünmezler bu yüzden de başkalarına karşı anlayışlı olmayı başaramazlar.
Örneğin; iyi bir seküler eğitim almış post modern yaşantıyı benimsemiş bir insan için din ve dini kültür veya inançlı yaşam sürdürme isteği bağnaz bir istek olarak görülebilir. Ve ya tam tersi bir tarikat düşkünü secular ve post modern bir insanı yaşam biçimi ile yargılayabilir, din düşmanlığı ile suçlayabilir. Toplumdaki bu iki uç kesimde benim dünya görüşüme göre kantarın topuzunu biraz kaçırmış sayılmaktadır. Aslında bu iki uç kesimde bir düşünce sisteminden algıdan uzak olarak dünyayı bir pencereden o da kendi pencerelerinden görmeye çalışmakta olduklarından kaynaklanmaktadır.
Kendi inanç sistemimizi kurarken neden önyargılarımızdan uzaklaşmamız gerektiğini anlamalıyız. Kendimiz için doğru olanın bir başkası içinde aynı şekilde doğru olmasını beklemek fazla iyimserlik olarak görülebilir. Bu yanıltıcı iyimserliğin önüne geçmek için empati kurmak toplumdaki genel geçer doğrularla kendi doğrularımızı karşılaştırmak ve doğrularımızı ifade etmek kadar toplum içinde yaşamanın gerektirdiği kuralları ve toplumsal normları da benimseyerek hayatımızı yaşamamız gerektiği inancındayım.
Kadın Güçlüdür!
Anne olsa da olmasa da kadın duruşuyla toplumda güçlü olmak zorundadır. Bunu söylüyorum çünkü toplumumuzdaki sosyo ekonomik şartlar bunu gerektiriyor. Belki bir Avrupa ülkesinde kadının varlığını ortaya koyabilmek toplumda var olabilme mücadelesi vermesi o kadar zor olmayabilir, ancak ülkemizde zor!
Kadın hem toplumsal önyargılarla savaşabilmeli hem de ekonomik açıdan kendi ayakları üzerinde durabilmeyi başarmalıdır. Kadın olsun erkek olsun birey olarak toplumda varlık mücadelesi vermek bu kadar zorken kadınlarımızın yaşam mücadelesini cidden anlamak gerekir. Ülkemizde hukuk alanında kadın cinayetleriyle ilgili ciddi yaptırımların söz konusu olması lazım. Haberlerde her gün gördüğümüz dinlediğimiz kadın cinayetlerinin sıradanlaşmasının olağan gelen sıradan haberler olmasının önüne geçilmesi gerekiyor artık... Bu konuda iktidara ve Adalet Bakanlığımıza büyük iş düşmektedir. Biz kadınlar olarak iktidarın bu toplumsal görevini gerekliliğini yapmasını istemekte ve beklemekteyiz.
Elbette ki yargı bağımsızdır ancak yargının temeli adalet, hukuk ve hak insan için vardır ve yargı insana ve haksızlığa rağmen yapılmamalıdır. Yargı toplumda adaleti ve hukuku sağlamak ve hakkı gözetmekle mükelleftir; eğer toplumda bunu sağlayamıyor ve görevini yerine getiremiyorsa o zaman yargının bağımsızlığından bahsetmek mümkün olmayacaktır. Yargının bağımsız olduğunu söylüyorsanız bu söylemin altını desteklemelisiniz ki o zaman biz de vatandaşlar olarak toplumda adalet var eşitlik var huzur var öyleyse yargı ve hukuk sistemimiz düzgün işliyor diyebilelim. Ancak bu iktidarın zamanında durumun tam tersinin işlediğini görüyoruz. Dolayısıyla, toplumumuzun bu halinin endişe verici olduğunu kadın cinayetleriyle ilgili gerekli önlemlerin, yaptırımların ve cezaların alınması gerektiğini ifade etmek isterim...
Türk Kadını çağdaş ve eğitimli olmalı. Çağdaş Türk Kadını demek çağdaş düşünebilen kadın demektir...Ve çağdaşlığın kılık kıyafetle nasıl göründüğü ile ilgili olmadığını 21. yy da anlaşılması gerektiğini savunuyorum. Düşünen kadın eğitimli kadın veya kendini yetiştirebilmiş kadın okuyan gören tecrübe edinen kadın saygı çevresinde kendini düşünceleriyle hal ve hareketleriyle edebiyle ifade edebilen kadın çağdaş kadındır bir de ekonomik özgürlüğünü eline almışsa o çağdaş kadın için tam bir Türk Hanımefendisi'dir diyebiliriz.
Ülkemizde kadın cinayetlerinin yerine başarılı Türk Kadınlarımızın Türk Hanımefendilerinin haberlerini duymaya ihtiyacımız var!



















